Kendi Kalemimden
”Mazide kalmış izler nasıl bulunur yeniden. Nasıl devam edersiniz, geri dönüş olmadığını anlamaya başlayınca. Zamanın merhem olamayacağı yaralar vardır. Hele bazısı çok derindir. Ve iz kalır..”
~ Kendine İyi Bak ~
Kendine iyi bak, bir veda cümlesidir çoğu zaman. Sevgiye ve sevgiliye hasretin başladığı hazan yağmurudur. Nedeni ve sonucu belli olmayan bir hüzün yolu beklemektedir insanı. Aklında tek bir düşünce vardır insanın. ”Kendine iyi bak!..”
Ne zaman ki yürekte fırtınalar kopar, aşk ateşi alevlenir; işte o zaman hasret düşer insanın içine. O ana kadarki hayâller, düşünceler ve yaşanmamışlıklar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer insanın. Kendine iyi bak cümlesi, sevgiye ve sevgiliye sırt dönmektir aslında. İnsan, kendine iyi bak der ve hesapsızca çekip gider. Ne yapacağı ve ne olacağı belli olmayan gözleri yaşlı ve çaresiz bir yâren bırakır geride. O ana kadar bir saniye bile yanından ayrılamadığı ve ayırmadığı sevgiliyi, şimdilerde kendine iyi bak diyerek umutsuzca bırakıvermektedir. Yârenin ise bu hasrete dayanacak ne hali var, ne de mecali. O sadece, bir gün döner umuduyla nefes almaktadır. O ana kadar yârenin gözlerini gözlerinden, ellerini ellerinden ve en önemlisi yüreğini yüreğinden ayırmayan yâr, hesapsızca bırakıverir sevdiğini. Ve giderken hüzün yolunda, yine o düşünce vardır aklında. ”Kendine iyi bak! Kendine iyi bak ki, aklım sende kalmasın.” Söylemesi kolay, yaşanması zor olan bir cümle. Sevgi bu muydu, aşk bu muydu? Olmamalıydı, olamazdı..
Kendine iyi bak, ayrılığa hoş geldin demektir çoğu zaman. Onca yaşanmışlıklar, bir anda sel olup akıverir geride kalanın gözlerinden. Sessiz ve çaresizce bir çığlık atar yâren; Neden! Ve beklenen fakat acı olan gerçek çıkagelir kader yolundan. O çetin hazan yağmurunda, oradan oraya savrulan bir sonbahar yaprağı misali ne hali, ne de mecali kalmayan yâren; artık aşka inancını yitirmiştir..
~ Bakiye Sesleniş ~
Kimileri faniden medet umar, kimileriyse bakiden. Bazıları da vardır ki; ne bakiyi ne faniyi ister. Onlar aslında sade ve sadece yalnız kalmak ister. Birileri gelip de canını yakmasın diye. Hani yanmıştır ya bir kere, işte sırf bu yüzden yalnızlığı göze almıştır sarhoş-u aşk…
Sevgi, aşk, düş, sadakat, bağlılık ve sonsuz mutluluk; o kişi için artık pek de bir önem teşkil etmemektedir. Yaşanılası bir zorluktur bu. Kimileri bu zorluğa dayanamaz. Takatsiz kalır ve hayattan soyutlar kendisini. Ve niceleri de vardır ki, bir faniye öylesine körü körüne bağlanır ki; kendisine bahşedilen bakiyi beklemeye tahammül edemez. Tabii ki her bekleyişin bir lütfu olduğu gibi, baki yâri beklemenin de yaradan katında aziz bir lütfu vardır. Her insan dayanamaz, onun gelişine kadar olan uzun zaman aralığına. Odur ki, tüm aşkların en güzelini yaşatacak olan. Odur ki, sevginin en yücesini yürekte hissettirecek olan. Ve odur ki, fani olan her şeyin boşluğunu sol yanda silecek olan. O baki yâren, zaman zaman kendini hissettirir sahibine. Kimi zaman insanı manevi uçurumlardan korur, kimi zamansa maddi uçurumlardan. O uçurumlar bazı zamanlar öyle tehlikelidir ki, o bakilik ruhu en hızlı inişiyle inip de kurtarır baki yârini. İnsan aşk sarhoşluğunu atabilirse o an, aşkta yalnız olmadığının farkına varabilir. Ve sık sık yüreğine şu kelimeyi fısıldar? ”Acaba!” Acaba, o beni hissediyor mu? Acaba, o beni görüyor mu? Acaba, o beni biliyor mu? Baki yâren bu, her şeyin en kutsalını sunar sahibine. Acabası olmaz ona hitaptaki cümlelerde. Kesinlik vardır her düşüncesinde. Ama yine de korkuyor insan, endişeleniyor bu geç kalmışlıktan. Ya gelemezse, ya gelmezse, ya gelişi çok gecikirse. İnsan bu kuşkulardan o kadar ürker ki, umutsuzluk içinde duygusal fırtınaya yakalanır hiç farkına bile varmadan. ”Çık gel artık be ey baki yâren!” diye buğulu bir ses belirir yaralı yüreğin sahibinden. Oysa o yâren, insanı her an duyabilir sevdanın doğası gereği. Aslında o hep yanındadır sahibinin de, fani olan bunu idrak edemez. Gözleri aşk seline o kadar kapılmıştır ki, bazen yanı başından geçen baki yâri göremez. Aşkın ruhudur bu. İmkânsızlık ve idraksizlik ile birleşmiş karmaşık duygu birikintisidir aşk. Gözler son damlalarını, sözler ise son kifayetsizliğini anımsatıyor bu uğurda. Bir gerçeklik belirtisi hissettiriyor rüyalarda kendini. Uzanmak istiyor insan ama uzanamıyor. Düşüyor yükseklerden ama yaralanmıyor. Ağlamak istiyor ama gözbebekleri buna dayanamıyor. Gözler yaş yerine kan damlatıyor. Bu mucize karşılaşmaya hazırlanış aslında. Rüyaların dile gelmesi ve o tehlikeli uçurumlardan ani kurtuluşlar tesadüf de olamaz, tevafuk da. Bu düpedüz baki yârin sahibine doğru yol almaya başlamasıdır. O da ney! Bu O. Bu baki yâren. Artık gözlerdeki nemler son bulacak insan için. Sonunda beklenilen yâren çıkageliyor hasreti bitirmek üzere. İnsan gözlerindeki yaşla koşuyor ona doğru. Bir imkânsızlık hüznü beliriyor insanın gözlerinde. Bu serap-ı aşk olamaz, olmamalı. Baki yâren bir anda kayboluyor sanki, kavuşma anında. Yeniden dizler kırılır gibi çöküyor yere. Bu kez asla dayanamaz insan bu hasrete. Oysa onu bulmuştu, her ne kadar umutsuz bir bekleyişle medet umsa da..
Bir yıldız beliriyor her gece insanın buğulu penceresinde. Yine rüyalara giriyor baki yâren. Sonra birden yıldızla kucaklaşıyor. Ve insan sonunda anlıyor ki, baki yâren aslında onu her gece aşkla selamlayan, ışıltıyla kucaklayan koskoca yıldızdır. Her an yanı başındadır O. Gündüzleri göremiyor O’nu. Çünkü; baki yâren aşkı gece yaşatan, gündüz faniyi hatırlatan bir gül-ü aşktır..
~ Terkedilmiş Ufuk Çizgisi ~
Ve habersizce geldi yine kapıma o çetin hazan rüzgârı,
Bitaplığı gördü ya bedenimde, kim bilir ne zaman terkeder buraları.
Haksız da değildi hani; o benimle beklemişti sitemkâr sonbaharı,
Nereden bilebilirdi ki, benimle birlikte onu da silecekti aşk yağmurları..
Kalbimde sıkışmış bir aşk var her akşam O’nun için kavrulan,
Gözlerimle kustuğum yıkık kanlı bir sevda yaşı var ihanetle savrulan.
İçimdeki burukluk hayâllerimdeki hüsrandır asıl bedenimi yıpratan,
Sayamıyorum artık, kim bilir bu kaçıncı feryat bu kaçıncı çaresiz isyan..
Sitemlerimi alıp; uzaklara çok uzaklara gidiyorum bu defa,
Söyleyin o yârene; artık istemiyorum O’ndan bir damla vefa.
Oysa ne ummuş ne hayâl ederek çıkmıştım bu aşk dolu yola,
Demek ki gerçek sevgi kalmamış yalancılarla dolu bu fani hayatta..
İntizar ediyorum şimdi tüm hayâllerimi yıkan o vicdansıza,
Yalvarmıyorum artık duygularımı önemsemeyen o kitapsıza.
İçim acısa da gözlerim her ağladığımda kan kussa da,
Yine de güvenmeyeceğim artık hiç bir Allah’sıza..
Sevdiği için çöllere düşen Mecnun’adır bu sözlerim,
Aşkı için dağları delen Ferhat’adır tüm sitemlerim.
Gerçek seveni bulmuş olsam ne dağ ne de çöl dinlerim,
Ben her ayrılıktan sonra kalbimi denizlere gönderirim..
~ Hasret ~
Bu gece mehtap bir başka be gülüm,
Rüzgâr bile en nadide esişiyle esmekte.
Ve sen dünden bu güne o kadar değiştin ki,
Benim bile gözlerim ağlıyor her esinti vakti..
İşte yine gidiyorsun uzaklara ey sevgili,
Gözyaşlarımla yıkıyorum ender hayâlini,
Şimdi öylece baka kalıyorum gidişine.
Ve tekrar sarılıyorum o kâbus dolu sensiz gecelerime..
Bitmiyor;
Aslında hiç de bitecek gibi görünmüyor.
Sen yanımdayken bile senli düşlerim yetmiyor,
Sarılıyorum hayâline, tüketiyor yokluğun,
Ve başlıyor o serap dolu beni çağıran hasret yolun..
Hani;
Hani o bir saniyelik bana bakışın var ya,
Gözlerimi gözlerine hapsedişin var ya,
Zindan misali kalbimi kalbine kilitleyişin var ya,
İşte o an istiyorum, keşke hiç bitmese bu rüya..
~ Ayrılık ve Umut ~
Bir sevda düşlersin ya, sonu mutlu sonla bitecek olan. İşte öyle bir şeydir sevdanın yolu. Göz görmezmiş gönül istemeyince.Ne zaman bir sonbahar yeli esse, çırpınır yürek korkarcasına. Sözler kifayetsiz kalır, en ufacık bir rüzgâr esintisine. Oysa bilemez insan. Neleri kaybedecektir, neleri silecektir bir sevda uğruna. Neden bir anda yenilir bilinmez, bu hırçın sonbahar rüzgârına..
Bilir aslında, bir yerlerdedir onu bekleyen. İlelebet onu hesapsızca seven. Nereden çıkageleceği belli olmayan ufuktaki yârendir O. Gözler ağlamaklı bakar O’nu ilk görüşünde. Sözler ise kayifyetsiz kalır ilk merhabalaşmasında. Diller lâl olur, avuçiçi terler insanın. Aşktır bu kimine göre. Kimine göreyse imkansızın sevdaya umut damlaları biriktirmesidir. Kalptir aslında mutluluk gözyaşları döken. Yürektir nihayetinde umutsuzluğu hayâllerden söken. Sıkıca sarılır kollar, hiç bırakmamacasına. Bir kere buldu ya yâreni, bırakmak ve kaybetmekten korkar ansızın. Ve bir ikindi vakti korkulan o fırtına, bu kutsal sevda selini silip yok etmek için tüm hırçınlığıyla esmeye başlamıştır.Ne yapsalar da, bu sevdanın iki başrolünü telef edip savuracaktır o rüzgâr. Oysa, yâr ne badireler atlatıp da o uzun bekleme sonucunda bumuştu yâreni. Sitemi bu kez kadereydi. Her mutluluğu silenin, insan olmadığına sitem ediyordu bu kez. Nihayetinde, bu fırtına alıp götürmüştü yâreni çok uzak diyarlara. Ve beklenen o can yakan, o yürek burkan, o kalp ağrıtan, o iç acıtan söz yazılmıştı göklerdeki kapkara bulutlara; ”Yâr Terk-i Diyar!..”
Geride gözü nemli, bitap düşmüş, umutsuzluk içinde gözleri kan kusan ve her seferinde ”keşke” sözlerini umuda fısıldayan o bitab-ı aşk yâr, isyan ediyordu kadere ve acımasızlığa. Ve bu ızdırap bitmek tükenmek bilmezken, bahar gelir mevsimler cennetinden. İnsan yeniden umut bağlar, yenileceğini bildiği o ışıldayan yeşile. Peki ya bu kez de sevda o seline yenik düşerse..
~ Mazi ve Hatıralar ~
Maziye karışmış bir iki damla hatıra nasıl da silinir ki. Hele ki açtığı yaralar, her anımsandığında can yakıyorsa. Aslında öyle derin yaralar vardır ki; yıllar geçse de ufacık bir tevafukta, öyle bir yenik düşer ki hatıralara yürek. Neden maziye karıştığı belli olmayan, bir kaç damla kutsal paylaşımdır aslında tüm yıkımın sebebi. Kıymet verip sığındığın limanlar, bir anda tüm hırçın dalgaları üzerine serper. Oysa, tüm koca fırtınlarda tek güvenip sığındığın limandır O. Beraber geçen onca zaman, onca ”of” çekmeler, onca ”keşke” pişmanlıklarına rağmen; yine de gözlerdeki umut rüzgârlarının o hırçın esişi durdurulamaz. Bir can acısı yakar insanın içini. Ağlamak ister ama ağlayamaz. Gözyaşı damladan büyüyüp, yanaklarına buse konduramaz. Ve bakarsın sonbahar ağacına ümitsiz gözlerle. Her yaprak düşüşünde, o isteyip de akıtamadığın gözyaşların bir anda sel olup akıverir tâ dudaklarına kadar. İnsan yenik düşer mazi anımsamalarına. Acaba, o yolları bir daha aynı hevesle yürür mü insan. Bir an için küer tüm kainata. Ne hatıra, ne anı, ne de geçmiş. Hiç bir şeyi düşünmek istemez aniden. Sanki, sonbahar mevsime değil de kalbe inmiştir. Her şey nasıl da aniden maziye karışır, her şey nasıl da böylesine birden bire tersine döner. Bu kader midir yoksa karabaht mı? Tüm bu düşünce girdabı, insanın beynini kurt gibi kemirirken; insanın bir çaresi kalmıştır geriye. Çoktan gitmeliymiş aslında uzak diyarlara. Ama bir ince nokta vardır ki, onu unutmuştur insan. Dertler ve hüzünler; mekan, yer, zaman, sınır tanımayan umutsuz ve umursuz duygu birikintisidir. Geride bırakmıştır insan hatıraları. Belki de mazi bile kabullenmeyecektir, bu virane olmuş bahtı. Peki, insan nasıl anımsayacaktır tüm anıları. Göç etti artık tüm dostlar, tüm uzak diyarlara. Bir an için ağlasa insan, gözleri haykıracaktır tüm hüzün yükünü. Kim bilir, belki de ağlayacak gözler çoktan hayattan vazgeçerek, gözlerini yummuştur hayata..



Yorum Yapın